|
20. YÜZYILA KADAR MERSİN TARİHİ
Kilikia, jeolojik yapısına bağlı olarak ikiye ayrılır: Dağlık Kilikia (Trakheia)
ve Ovalık Kilikia (Pedias). Dağlık Kilikia, Korakeison (Alanya)’dan Soloi/Pompeipolis’e
(Viranşehir) kadar uzanır. Ovalık Kilikia, Soloi/Pompeipolis’den başlayıp,
doğuda Alexandria Kat İsson (İskenderun)’a kadar olan bölgeyi içerir. Stratejik
coğrafi konumu itibariyle Kilikia, tarihinin her döneminde önemli olaylara sahne
olmuştur. Mezopotamya’dan Sardes’e uzanan ticaret yolunun Kilikia kapısından (Pylai
Kilikias) geçtiğini Xenophon bize bildirmektedir.
Kilikia bölgesinin tarihi, Mersin Yumuktepe ve Tarsus Gözlükule’de yapılan
kazıların buluntuları sonucunda, Proto-Kalkolitik ve Neolitik çağa kadar
gitmektedir. Hitit’lerin Anadolu’ya egemen oldukları uzun yıllar boyunca,
Kilikia’da da faaliyette bulunduklarını yine kazılardan çıkan mimari
buluntularla belgelemek mümkündür. Kilikia ismi ilk kez M.Ö. 8. yüzyılda Asur
dokümanlarında görülür; bundan önce ise M.Ö. 13. yüzyıla inen Mısır kayıtlarında
bu ülke “Kedi” ya da “Kode” isminin çeşitli söylenişleriyle görülmektedir.
Batı Kilikia’da M.Ö. 8. yüzyıl sonu - M.Ö. 7. yüzyıl başlarında Hellen
kolonizasyon hareketleri görülmektedir. Pomponius Mela’ya göre Samos’lular
Kelenderis’i ve Nagidos’u, Aegina’lılar Aphrodisias’ı, Lindos’lular da Soloi ve
Tarsos’u kurmuşlardır. Kilikia bölgesinde M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren sırasıyla
önce Pirundu yerel krallığının, sonra Babil ve Pers egemenliklerinin hüküm
sürdüğü görülür. M.Ö. 6.yüzyıl başlarında başkenti Ura şehri olan Pirundu
krallığı Lamos (Limonlu) ve Kalykadnos (Göksu) nehirleri arasında güçlenmiştir.
Bu güç, M.Ö. 557 yılında Babil krallığı tarafından yıkılmış ve bu M.Ö. 546
yılına kadar bölgeyi yöneten bağımsız Syennesis sülalesine yaramıştır. Bu
tarihte Anadolu’yu istila eden Perslerin eline geçen Kilikia bölgesinde, M.Ö.
521 yılında tahta geçen Darius ile birlikte bir satraplık kurulmuştur. Ancak
bölge yine de yerli bir sülale tarafından yönetilmiş ve Persler’e 500 talent
gümüş ve 500 beyaz at vergi vermekle yükümlü kılınmıştır. M.Ö. 5. ve 4. yüzyılda
Pers egemenliğine rağmen özellikle Kelenderis, tarihinin parlak dönemlerinden
birini yaşamıştır. Attika-Delos Deniz Birliği’nin en doğudaki üyesi olma
özelliğini elde eden bu kentin ismi aynı zamanda M.Ö. 425 yılındaki Atina vergi
listelerinde de görülmektedir. Bu durum Atina’nın himayesinin Kilikia kıyılarına
kadar uzandığını ve onların koruyuculuğu altında Kilikia’nın bağımsızlığını
koruyup ticari faaliyetlerine devam ettiğinin göstergesidir.
Kilikia hakkındaki en kapsamlı bilgiler, İskender sonrasındaki döneme aittir.
İskender Anadolu’ya geçtikten sonra M.Ö. 333 yılında Persleri ikinci kez
Issos’da yener ve İskender İmparatorluğu içinde Kilikia da yer alır. İskender’in
genç yaşta ölmesinin ardından fethettiği topraklar, müttefik üç general
tarafından paylaşılır ve Kilikia’da Seleukoslar dönemi başlar. Bu dönemde
Seleukoslar’ın başında Seleukos I. Nikator vardır.
M.Ö. 68 yılı civarlarında Roma senatosunun Kilikia’yı, başkenti Tarsus olan bir
Roma eyaleti yapmaya karar vermesi bölgenin geleceği için bir dönüm noktası
olmuştur. Böylece Kilikia provincia militaris (askeri bölge) ilan edilmiş olur.
Bu ilan, Dağlık Kilikia’nın doğrudan Roma’nın idaresine bağlanması ve bu
tarihten sonra düzenli olarak Roma valileri tarafından yönetileceği anlamına
gelmektedir.
Roma ve Bizans egemenliğini yaşadıktan sonra XVII. yüzyıldan itibaren Müslüman
Arapların da görüldüğü bölgede, Bizans’ın merkezi otoritesinin zayıflamasıyla
birlikte aralarında Ermeni prensliklerinin de bulunduğu çeşitli feodal
örgütlenmelere rastlanmaktadır.
İçel adının kökenine gelince; ilk kez XII. yüzyılda Göksu ırmağının iki
yanındaki bölgeye Türkler “İÇEL” demişlerdir. Dağlar arasından girilmesi ve
görülmesi güç bir yer olduğu için Selçuklular’ın bölgeyi böyle isimlendirdiği
düşünülmektedir.
Mersin adının kökeni konusunda iki değişik görüş yaygın olarak kabul edilir.
Bunlardan birincisi, civarda yetişen ve Akdeniz ikliminin tanıtıcı bir bitkisi
olan Arapların da Hambales dedikleri Myrtus-Mersin ağacı nedeniyle bölgeye
Mersin adı verildiğidir.
İkincisi ise Mersin adının bu bölgede yaşayan “Mersinoğulları veya Mersinoğlu”
adındaki bir Türkmen ailesinden geldiğini kabul eden görüştür. Evliya Çelebi’de
seyahatnamesinde bölgede yetmiş evli bir Türkmen ailesinin bulunduğunu ve bu
ailenin adının da Mersinoğlu olduğunu belirtmiştir. Bir başka görüşe göre ise,
Mersin adı bir bitkiden değil, yörede yaşayan Mersinoğlu adındaki aşiretten
kaynaklanmaktadır. Mersin adına Anadolu’nun çeşitli yörelerinde rastlamak
mümkündür. Örneğin; İzmir, Ordu ve Trabzon’da Mersin, Mersinlik adında köyler
bunlardan birkaçıdır.
Mersin’in sınırları içinde yer alan yerleşim yerlerinin, tarih içinde bir çok
farklı siyasal ve yönetsel yapı içinde yer aldığı görülmektedir. Araplar ve
Bizanslılar arasında bir kaç kez el değiştiren bölge, Araplarca “sûğur” adı
verilen sınır bölgelerinden biri olmuştur. Bu sınır bölgeleri konumları
itibarıyla sıklıkla egemen devletlerin değişmesine tanık olmuştur. İl, Osmanlı
egemenliğine değin önce Bizans ile İslam dünyası arasında, sonra Selçuklu ve
Osmanlı Devleti ile Memluklar arasında bir sınır bölgesi olarak el değiştirip
durmuştur. Yine bir sınır bölgesi olması nedeniyle, gerek Bizans ve büyük islam
devletlerinin değişik dönemlerindeki zayıflıklarından da yararlanarak bölgede
feodal diye adlandırılabilecek olan Kilikia Ermeni Prensliği ve Ramazanoğulları
Beyliği gibi bölge merkezli siyasal oluşumlara da rastlanmaktadır.
Mersin, Müslüman Arapların 637 yılında bölgeye ulaşan ilk akınlarından 965
yılında Bizans’ın tekrar egemen olmasına kadar, yaklaşık 25 kez el
değiştirmiştir. Ancak 637 yılından itibaren il, Hıristiyanlığın yanı sıra İslam
kültürünün silinmez izlerini taşımaya başlamıştır.
Bizans’ın Doğu sınırlarındaki feodal Ermeni prensliklerinin varlığına son
vermesine ve ilin de içinde bulunduğu bölgeye bir kısım Ermeniler’in göç
ettirilmesine 976 ile 1025 tarihleri arasında rastlanır. Bizans
İmparatorluğu’nun merkezi gücünün zayıflaması üzerine bölgede 1081’den itibaren
Ermenilerin geçici feodal örgütlenmelerine rastlanmaktadır. Bölgedeki Ermeni
Prenslikleri, bölgenin sınır özelliklerinden de yararlanarak bazen Bizans’ın,
bazen Moğolların ve Memlukluların denetiminde varlıklarını sürdürmeye çalışmış,
1360’da bölgenin kesin Memluk denetimine girmesiyle Ermeni siyasal
örgütlenmeleri sona ermiştir.
Türkler’in bölgede ilk kez görülmeleri ise Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu
Kutalmış oğlu Süleyman fiah önderliğindeki Türkmen gruplarının 1082-1083 yılları
arasındaki akınlarıyla olmuştur. 1097 yılında ilk Haçlı Seferleri sırasında
Tankred ve Baudovin’in yardımıyla yerel Ermeni güçlerinden tekrar Bizans’a geçen
egemenlik, 1099’da Antakya Prensliğini kuran Haçlı Orduları önderi Bohemond’un
denetimine girmiştir. Ancak bu denetim uzun sürmemiş ve bölgede 1100-1130
yıllarında yerel Ermeni güçlerinin yönetimi devam etmiştir. 12. yüzyılda da bu
bölgede bağımsız hareket etmek isteyen Ermeni unsurları ile Bizans arasındaki
çatışmalara, Anadolu Selçukluları ve yine bağımsız hareket eden Türkmen
unsurları da katılmıştır. 1155 ile 1192 yılları arasında yoğunlaşan Türkmen
akınları ve yerleşimleri ileride bu sınır bölgesinde bağımsız hareket eden
Türkmen beyliklerinin de kurulmasına neden olmuştur. 1189 yılında, içinde Alman
İmparatoru Frederick Barbarossa’nın da bulunduğu Haçlılar yine bölgede
konaklamışlardır.
1243 ile 1253 yılları arasında Moğol denetimine giren bölge, 1318 yılında
Karamanoğulları, Moğollar ve Memlukların egemenlik savaşlarına sahne olmuştur.
Bu savaşlar sonucunda 1374 yılında kesin olarak Memlukların etki alanı içine
giren bölge, büyük ölçüde bağımsız hareket edebilen ve özellikle
Ramazanoğulları’nın ön plana çıktığı Türkmen Beyliklerinin yönetiminde
kalmıştır. Bu Türkmen beyliği bazen Karamanoğullarına, bazen Memluklara ve daha
sonra Osmanlılara bağlı olarak ve bu ülkeler arasındaki çatışmalardan
yararlanarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. Ramazanoğulları’nın
bölgedeki etkinliğinin çok daha önceleri, 1338’den itibaren, başladığı
anlaşılmaktadır.
Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in 1476’da Karamanoğulları Beyliği’ne son
vermesi üzerine ilin de bulunduğu coğrafya, Osmanlıların ve Memlukların doğrudan
karşılaştıkları bir alan olmuştur. 1482 ile 1485 yılları arasında Osmanlılar’ın
Kilikya’ya inmesi ve Memluklar’a bağlı Ramazanoğulları’nı bir kaç kere yenmesine
karşın 1485’ten sonra da bölgede Memluklar’ın etkisi sürmüştür. Özellikle 1488
yılında Adana Ağaçayırı’nda Veziriazam Hadım Ali Paşa’nın 60 bin kişilik
ordusunun Memluk ordusuna yenilmesi, Osmanlı’nın bölgeye egemen olma konusunda
karşılaştığı güçlükleri göstermektedir. Osmanlı Devleti, bölgeye ancak 1516-1517
yıllarında Mercidabık ve Ridaniye Savaşı’ndan sonra egemen olabilmiştir.
Osmanlı egemenliği ile birlikte Osmanlı’nın yönetsel birimlerindeki değişim ve
gelişmelere bağlı olarak Mersin’in içerisinde bulunduğu bölge, değişik yönetim
birimleri içinde yer almıştır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Memlukları’nı
1520’lerde yenmesinden sonra oluşturulan “Vilâyet-i Arab”ın sınırları içerisinde
Adana, Uzeyr, Tarsus ve Sîs sancakları yer almaktadır. Daha sonra Halep
Vilayetine bağlanan bölge, 16. yüzyılın sonlarında yeni oluşturulan Adana
vilayetine bağlanmıştır. 1571 yılında bölgenin bir kısmı Karaman Eyaletine bir
kısmı ise yeni ele geçirilen Kıbrıs Beylerbeyiliği’ne bağlandı. 1660 yılından
itibaren Kıbrıs Beylerbeyiliği’nden ayrılan bölge, yine Adana Eyaleti’nin
sınırları içine alınmıştır. Tapu tahrir defterlerindeki kayıtlara göre ilimiz
sınırlarını kapsayan bölge, 16. yüzyılda Adana, Tarsus ve İçel İl Sancakları
arasında paylaştırılmış durumdadır. Buna göre Tarsus Sancağı Nefs-i Tarsus ve
Tarsus, Kosun, Ulaş, Kuş-Temür nahiyelerinden oluşuyordu. İçel Sancağı ise
Ermenek, Selendi, Anamur, Gülnar, Silifke Nahiyelerinden ve Karı/Kara-taş, Mud,
Sinanlu ve Bozdoğan kazalarından oluşuyordu.
1856 yılı verilerini kullanmış olması gereken 1857 tarihli Devlet Salnamesi’nde
ise ilin bulunduğu bölgedeki Osmanlı yönetimi Karaman Eyaleti’ne bağlı İç-İl
Livasından (Sancağından) ve Adana Eyaletine bağlı Tarsus Livası’ndan
oluşmaktaydı.
İç-il ve Tarsus Livaları aşağıdaki yerleşim yeri veya küçük yönetim
birimlerinden oluşuyordu:
LİVA-YI İÇ-İL: Ermenek, Nevahi-yi Ermenek, Karataş mea Argadı, Silinti mea Bülke-i
Pazarcık ve Bülke-i İnce-ağız, Anamur nam-ı diğer Mamuriye, Gülnar nam-ı diğer
fiilindire mea Bülke-i Boz-ağaç ve Bölke-i Yörükân ve Bölke-i Gerîne, Selefke,
Evkaf, Bölke-i Cebel, Nahiye-i Zeyne, Sarıkavak, Mud, Sinanlu, Aşiret-i Keşlü,
Aşiret-i İrmelü, Aşiret-i Bolaclu/Polaçlu, Aşiret-i Tatar, Aşiret-i Karabocılu,
Aşiret-i Kara-hacılu, Aşiret-i Bahşaş, Aşiret-i Kürdeci, Aşiret-i Sandallu,
Aşiret-i Hayrillü/ Hayraiüllü, Aşiret-i Kıbtıyân, LİVA-YI TARSUS; Tarsus,
Nahiye-i Elvanlı, Nahiye-i Olaş, Nahiye-i Gökçelü, Nahiye-i Koştemir, Nahiye-i
Namrun Bölkesi, Nahiye-i Yelkesi, Kasun mea Gülek.
1867 yılındaki Vilayet Nizamnamesi’nde İç-il Sancağı varlığını sürdürmekle
beraber, Tarsus’un sancak merkezi olmaktan çıkarılarak Adana Vilayeti’ne
bağlandığı görülmektedir. 1877 yılında ise Tarsus ve Mersin şehirlerinin Adana
Vilayeti’nin Adana Sancağı’na bağlı birer kaza merkezi haline getirildiği
görülmektedir. İlimizin merkezi olan Mersin, bu sıralarda 1852 yılına kadar
Tarsus kazası içinde yer alan bir köy olmasına karşın, bu tarihten itibaren
Tarsus’un bir nahiyesi haline getirildi. 1864 yılında da Tarsus’tan ayrı bir
kaza merkezi oldu. 1888 tarihinde Mersin, Adana Vilayeti’ne bağlı bir sancak
merkezi oldu. Tarsus da Mersin’e bağlandı. Ancak bir süre Mersin Sancağı’nın
sancak merkezi Tarsus oldu. Nitekim II. Meşrutiyet Dönemi’nde de bu yönetim
bölünmesinin sürdürüldüğü görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin son günlerinde;
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türk yönetiminden çıkma tehlikesini ve bazı
bölgelerinde işgali yaşayan ilimiz, Milli Mücadele’ye bütün gücüyle katılmıştır.
1.2. MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ’NDE MERSİN
Çukurova Bölgesi, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesinden sonra
İngilizler ve Fransızlar tarafından işgale uğramıştır. İşgalden itibaren büyük
zorluklar yaşanmış olmasına karşın bu durum Mersinlileri yıldırmamış, Mersin ve
çevresini Kuvayi Milliye’nin güçlü direniş cephelerinden birisi haline
getirmiştir.
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için 25 maddelik Mondros Mütarekesi ile
sona ererken, bu antlaşmanın Mersin’i doğrudan ilgilendiren hükümleri; 5., 7.,
10. ve 16. maddeleri olmuştur.
Tüm yurtta olduğu gibi işgallerin resmi gerekçesi olan 7. madde uyarınca
Çukurova ve Mersin de işgal edilmiştir.
İşgal döneminde bölgede sivil cemiyetler, askeri (Kuvayi Milliye) örgütlenmeler
ve direnişler vardı. Ancak Pozantı Kongresi istisnası dışında kongre
hareketlerine rastlanılmamıştır. Mustafa Kemal, mütarekenin imzalanmasının hemen
ardından Adana’ya gelerek Alman Mareşali Liman Von Sanders’ten Yıldırım Ordular
Grubu Kumandanlığı’nı devralmıştır. Burada Adana Vilayeti’ne bağlı sancaklardan
gelen temsilcilerle görüşmüş, onlara alınması gereken tedbirler konusunda bilgi
vermiştir. Bu görüşmelerde Mersin Sancağı’nı o tarihte Adana Lisesi Müdürü olan
Niyazi Ramazanoğlu temsil etmiştir. Mustafa Kemal, 5 Kasım 1918’de Mersin’e
gelmiş burada mutasarrıfla, jandarma bölük yüzbaşısı ile görüşmüş ve depodaki
silahların bol cephane ile dağ köylerine dağıtılmasını tavsiye etmiştir.
Mersin’de işgal haberinin duyulması halkta heyecan ve telaş yaratmıştır. Çok
geçmeden Mersin, 17 Aralık 1918’de mütarekenin ilgili hükümleri gerekçe
gösterilerek ordusundaki askerlerin çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan
İngilizler tarafından işgal edilmiştir.
İngiliz işgalinin gerçekleşmesinin üzerinden bir hafta sonra Fransızların da
işgale katılacakları söylentisi halk arasında yeniden heyecan yaratmıştır. Bu
sırada İngiliz İşgal Komutanlığı, mutasarrıflığa başvurarak Fransız birlikleri
için yer gösterilmesini istemiş, kendisine gösterilen binalar arasından şehrin
ortasındaki Taşhan’ı uygun bulmuştur. 1 Ocak 1919’da Fransızlar da aynı yöntem
ve gerekçelerle Mersin’i işgal etmişlerdir. Böylece Mersin, iki müttefik devlet
tarafından işgal edilmiş duruma gelmiştir.
İşgalin, mütarekenin hemen ardından erken bir tarihte gerçekleştirilmiş olması,
bölge halkının hazırlıksız yakalanmasına sebep olmuştur. Özellikle İngiliz
işgali sessiz sedasız yapılmış, şehirde yapılmaya çalışılan protesto eylemleri
de jandarmanın sıkı güvenlik önlemleri sayesinde etkisiz hale getirilmiştir.
İstanbul hükümetine çekilen protesto telgrafları da sonucu değiştirememiştir.
İstanbul’da bu tepkileri bir çatı altında toplama uğraşımı “Kilikyalılar
Cemiyeti”nin kurulması ile sonuçlanmıştır.
İşgal süresince Mut’ta, Mersin’de, Gülnar’da, Silifke’de, Arslanköy’de kurulmuş
olan müdafaa-i hukuk teşkilatları, çeşitli silahlı birlikler oluşturarak yörede
Fransızlara karşı önemli bir mücadele yürütmüşlerdir.
Sivas’tan gelen yönergeler doğrultusunda oluşturulan Mersin Savunma Grubu içinde
Sahil, Bozo, Emirler, Hamzabeyli, Çopurlu, Alsancak, Buluklu ve Efrenk
müfrazalari gibi savaşçı birlikleri İçme Savaşı, Su Bendi Savaşları, Gudubes
Savaşları Emirler Savaşı gibi işgal kuvvetlerini yıpratan savaşları
yürütmüşlerdir. Mersin, bu acı işgalden ancak 20 Ekim 1921’de Fransızlar’la
Türkiye arasında imzalanan Ankara Anlaşması’ndan sonra kurtulabilmiştir.
Çukurova’nın kurtuluş tarihinde “20 günlük ateşkes” adıyla bilinen olay TBMM
hükümeti ile Fransa arasındaki savaşı sona erdirecek zeminin oluşmasını
sağlamıştır. Mustafa Kemal Nutuk’ta 20 Günlük ateşkesle ilgili olarak; Mösyö
Duquest namında birinin kontrolünde bir Fransız heyetinin Ankara’ya geldiğini,
bu heyetle 20 günlük bir mütareke yapıldığını ve bu mütarekeye TBMM’de bazı
milletvekillerinin itiraz ettiklerini ancak amacının Adana mıntıka ve
cephelerinde bulunan ve kısmen askerlerle de takviye olunan milli kuvvetleri
sükunetle tanzim ve tensik etmek olduğunu ifade etmiştir.
Fransızlarla antlaşmaya giden süreç Mustafa Kemal tarafından şöyle
belirtilmiştir:
“II. İnönü Zaferi ile Yunan Taarruzu kırılmıştı. Rusya ile Moskova Antlaşması
yapılmış ve Doğudaki durumumuz anlaşılmıştır. İtilaf devletlerinden milli
esaslarımıza riayet edebileceklerle, anlaşma arzu edilmekte idi. Bilhassa Adana,
Ayıntap ve havalisini yabancı işgalinden kurtarmak bizce mühim görülmekte idi.
Çeşitli sebeplerden dolayı Fransızlarında bizimle anlaşmaya meyilli oldukları
anlaşılmakta idi”.
20 günlük ateşkes süresi daha dolmadan taraflar arasındaki çarpışmalar yeniden
başlamıştır. Fransa’da Millerand’ın yerine Başbakan olan Legues, Sevres
hükümlerinin değiştirilebileceğinden bahsetmeye başlamıştır. Bu arada Türk dostu
olarak tanınan Fransız yazarı Pierre Loti de Fransa’nın Türk politikasını
eleştiren yazılar yayımlamış, Türklerle dostça ilişkiler kurup Kilikya
bölgesinin de boşaltılması gerektiğini belirten yazılarla Fransız kamuoyunda
Türkler lehine bir ortam yaratmıştır.
20 Ekim 1921’de Türkiye Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk ile Franklin
Bouillon (Buyyon) arasında geçen 2 haftalık müzakereden sonra 13 madde halinde
düzenlenen (Accord Franco-Turc), “Ankara Antlaşması” imzalanmıştır. Bu
antlaşmaya göre Suriye sınırımız Hatay dışında bugünkü şekliyle çizilmiş ve
Fransızlar 20 Aralık 1921 tarihine kadar bu sınırın kuzeyinde kalan askerlerini
çekmeyi kabul etmişlerdir. Ayrıca Fransızlara bu antlaşmayla bazı maden
ocaklarıyla, Adana’da bir pamuk fabrikasının işletme hakkı ve Anadolu’daki bazı
okulların varlıklarını sürdürmelerine olanak tanınmıştır. Fransızlar da
Anadolu’ya getirdikleri silah ve malzemelerinin bir kısmını Türklere
bırakmışlardır. Ankara Antlaşması Güneydoğu Anadolu ile Çukurova’da süregelen
savaşlara son veriyor, işgal altındaki yörelerin kurtarılmasını sağlıyordu.
Bölgede, 5 Ocak 1922 tarihine kadar devir ve teslim işlemleri de sona ermiştir.
Mersin’in işgalden kurtuluş tarihi ise 3 Ocak 1922’dir. Tartışmasız bir gerçek
vardır ki Çukurova’nın işgalden kurtuluşunu simgeleyen süreç 20 Ekim 1921
tarihinde TBMM hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile
başlamıştır. Bu tarihten sonra Fransız ordusu ile antlaşmanın resmi hükümleri
yerine getirilmiş ve Fransızlar Türk topraklarından çekilmeye başlamışlardır.
KAYNAKÇA
1. Kurtuluş Savaşı’nda İçel, Türkiye Kuvayi Milliye Mücahit ve Gazileri Cemiyeti
Mersin Şubesi Yay., İstanbul, 1971. s.29-31.
2. M.Kemal’in Pozantı Kongresi ve Adana’nın Kurtuluşu, İpek Matbaası, Adana,
1963, s.15.
3. Milli Mücadele’nin Sosyal Tarihi (Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri), İstanbul,
1997, s.219.
4. İçel Tarihi, Güzel Sanatlar Matbaası, Ankara, 1968, s.245-246.
5. Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt II, (1920-27) 5.baskı, ist.1962, s.453.
6. Şerafettin TURAN, Türk Devrim Tarihi, 2.Kitap, Ankara, 1992, s.218-219.
MODERN ZAMANLARDA MERSİN
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Mersin, vilayet merkezi ve vilayetin ismi de
Mersin Vilayeti olmuştur. 1933 yılında 2197 sayılı yasayla İçel (Silifke) ve
Mersin Vilayetleri birleştirilerek bugünkü sınırlarıyla İçel Vilayeti
oluşturulmuştur. 20 Haziran 2002 tarihinde TBMM'de kabul edilen bir kanunla ise
İçel adı yeniden Mersin olarak değiştirilmiştir.
Mersin, ülkemizin en hızlı gelişen bölgelerinden biridir. 1870’lerde 8047
nüfuslu bir kazayken, aradan geçen 57 yıl sonra 1927’de Mersin Vilayeti’nin
merkez ilçesinin nüfusu 47.000’e ulaşmış böylece Akdeniz’in önemli kentlerinden
birisi durumuna dönüşmüştür.
Sancağın genel gelirlerine baktığımızda Mersin Sancağı’nda en çok gelir getiren
kalem tarım idi. Daha sonra sırasıyla hayvancılıktan, emlâk ve akar vergisinden,
kazanç vergisinden ve gümrükten gelir elde edilmekteydi. Önemli meslek dalları;
dokumacılık, manifatura, yağ, şarap ve rakı üreticiliği, ormancılık,
hayvancılık, un üreticiliği, kerestecilik ve ziraatten ibarettir.
Mersin’in yönetsel alandaki gelişmesiyle sosyo-ekonomik alandaki gelişmesi
arasında bir paralellik görülmektedir. Bir başka deyişle tarihsel süreç
içerisinde Mersin’in ekonomik, sosyal ve demografik bakımından gelişmesi, onun
idari durumunun değişmesine neden olmuştur. Bu gelişmenin nedenleri üzerine şu
saptamaları yapabiliriz:
19. yüzyılın başlarına değin kullanılmakta olan Tarsus (Kazanlı) Limanı’nın
alüvyal biriktirmeler sonucunda buradaki nehrin ağzının dolması artık gemilerin
kıyıya yaklaşmalarına engel olmuştur. Böylece antik dönemden itibaren kullanılan
Tarsus yerine gemilerin yanaşmasına daha elverişli Mersin Limanı kullanılmaya
başlanmıştır. Mersin Limanı bir doğal limandır. Doğal limanlarda akla
gelebilecek her yerden kara ve deniz yoluyla her türden insan ve mal biraya
gelir. Tarihçilerin ve coğrafyacıların sık sık dikkatleri çektikleri gibi çevre
(periferi) liman kentleri, dünya kapitalist ekonomisiyle bağlantıda olan
ayrıcalıklı yerlerdir. Buradaki ticaret 19. yüzyılda gerçekleşen kapitalist
açılma döneminde önem kazanan liman kentlerinin fiziksel görünümünü, ekonomik
ilişkilerini, nüfus dinamiklerini, sınıf yapılarını ve kültürel yaşamlarını
kökünden etkilemiş ve değiştirmiştir.
1869 yılında açılan Süveyş Kanalı’nın Akdeniz ticaretine ve Mersin Limanı’na
canlılık getirdiği bir gerçektir. Ancak bu tarihte Mersin’in henüz bir kaza
olması, Mersin limanının İzmir, İstanbul, Trabzon ve Beyrut limanlarına karşın
geç dönem bir Akdeniz limanı olduğunu göstermektedir.
Bölgede üretimi yapılan tarımsal ürünlerin ihracatının ucuz ve güvenli bir
biçimde yapılabilmesi için Mersin Limanı ile Adana ve Tarsus demiryolu
bağlantısı 1888 yılında yapılmıştır. Böylece Mersin artık ithalat ve ihracatın
yoğunluklu olarak yapıldığı bir liman kenti olmuştur. İthalatı yapılan ürünler
yine buraya getirilip buradan çevre vilayetlere, sancaklara, kazalara ve köylere
ulaştırılmıştır.
19. yüzyılın sonlarında kentte İngiltere Fransa, İtalya, Mısır, Yunanistan,
Almanya, Rusya gibi ülkelerin konsolosluklarının bulunması, yörede gelişmiş bir
ticaretin varlığının işaretidir. Çukurova gibi tarımsal alanla, sanayi
merkezleri arasındaki mal taşımacılığını gerçekleştiren tüccarlar, zaman
içerisinde Mersin gibi liman kentlerine yerleşmişler ve geçimlerini bu yoldan
devam ettirmişlerdir. Salnâmelerde de belirtildiği üzere gayrimüslimler ve
yabancılar ticaretle uğraşırken, Türkler genellikle tarım ve hayvancılıkla
geçimlerini sağlamaktaydı.
Çukurova’da tarım yapılabilecek alanların ıslah edilmesine bağlı olarak bölgede
tarımsal üretim miktarı ve çeşidi artmıştır. Amerikan İç Savaşı (1861-1865)
döneminde Avrupalı sanayicilerin pamuk ihtiyacının belirmesi ve bölgedeki
üretimi artırma çalışmaları olumlu sonuç vermiş ve salnâmelerde belirtildiği
gibi pamuk, sanayi ürünleri arasında üretimi en fazla yapılan ürün olmuştur.
1980 sonrasında ise faaliyete geçen Mersin Serbest Bölgesi ve Organize Sanayi
Bölgeleri ile Mersin Sanayisi ve bölge ekonomisi önemli bir atılım içine
girmiştir.
MERSİN’DE SON DURUM:
Mersin kent nüfusu da, 1980 sonrası yoğun bir göç dalgasıyla karşı karşıya
kalarak devamlı artış göstermiştir.
Bu artış oranları, bölge ve Türkiye nüfus artış ortalamasının üzerinde yer
almıştır. Bu anlamda Mersin bir göç merkezi haline bürünmüştür. Türkiye’de
olduğu gibi Mersin’de de kentleşmenin gelişiminde itici, çekici ve iletici
güçler etkili olmuştur.
Bu üç güç çerçevesinde kentler gelişimini sürdürmüştür. Mersin’in bu süreç
içerisinde; ılıman iklimi, iş gücü potansiyeline sahip olması, yaşam
koşullarının çok uygun olması, turizm, sanayi, ticaret ve son 10 yıldır da
üniversite olma özelliklerini/kimliklerini içerisinde barındırıyor olması
Mersin’i “çekici” kılmıştır.
Ancak bu çekicilik karşısında nüfusu Mersin’e yönelten göçe asıl kaynaklık eden
itici faktörler de vardır. İtici ve çekici güçler/faktörler çerçevesinde
düşündüğümüzde Mersin’de kentsel gelişim açısından gecekondulaşma, düzensiz
yapılaşma, çevre kirliliği gibi çeşitli sorunlar doğmuştur.
Bütün bu sorunlarına rağmen Mersin, Akdeniz boyunca uzanan, sonu gelmeyen temiz
kumsalları, portakal ve limon bahçeleri ile bir çok tarihi eserin bulunduğu,
ülkemizin kendi kendine yetebilen sayılı şehirlerinden birisidir. Dünyada üç
ilahi dine mensup insanların mezarlarının yan yana olduğu başka bir şehir
yoktur.
Türkiye’nin en büyük gökdeleni, cumhuriyet tarihinin en büyük ikinci camisi ve
Hıristiyan dünyasının önemli merkezlerinin de bulunduğu Mersin, büyük şehirden
sonra devlet opera ve balesinin bulunduğu tek şehrimizdir.
Topraklarının % 50,8 orman olan Mersin, tertemiz havası, gelişmiş ekonomisi ve
kültürel çeşitliliğinin verdiği hoşgörü ile 2000’li yıllarda da yerleşenin bir
daha ayrılmadığı bir kent olmayı sürdürecektir.
Ulusal Bağımsızlık Savaşı
Mersin'in ingiliz ve Fransızlar Tarafından işgali
Ünlü bir iktisat tarihçisi:"Ekonomik çıkarlar neredeyse, asker ve savaş
oradadır" diyor. 1 .Dünya Savaşı ekonomik nedenlerle çıkmıştı. Savaş sonucunda
yenik düşen ülkelerin öncelikle ekonomik alan-larına ve kaynaklarına el konuldu.
30 Ekim 1918, yer, Limni adasının Mondros limanında demirli İngiliz Agamemnon
zırhlısı. 1.Dünya Savaşı sonlarında yenik düşen Osmanlı İmparatorluğu heyetine,
İtilaf Devletleri adına Ferik Amiral Sir S.A.G. Calthrope, 25 maddelik bir
Mun'akit Mütâreke-Nâme imzalatmaya zorluyordu.
Tarih kitaplarımızda "Mondros Mütarekesi" olarak geçen bu sözde ateşkes
anlaşması gerçekte 600 yıllık bir imparatorluğun siyasi ve ekonomik egemenliğini
sona erdiren acı bir belgeydi. Sömürge imparatorlukları bu belgeyle
yetinmediler. Şubat 1919'da Paris'de toplanarak Batı Anadolu'yu Yunanistan'a
vermeyi kararlaştırdılar. Bundan böyle tükenmiş imparatorluğun kalbi olan
Anadolu, dört bir yandan işgale başlanacaktı.
17.12.1918 günü sabahı İngilizler Mersin'i işgale başladılar. Ş.Develi bu işgali
şöyle anlatır: "Saat 9'da Mersin iskelesine yaklaşan bir filikadan çıkan İngiliz
Subayı, iskele komiser muavi¬nine bir zarf vererek gemisine dönmüştür.
Mutasarrıf Galip Bey, Hükümet Konağı'nda Jandarma Bnb. Hüseyin Hüsnü, Emniyet
Komiseri Hüsnü ile toplantı halindeydi. Tercüme edilen ingiliz subayının getir¬diği
mektupda "Ateşkesin 7. maddesi uyarınca ve son anlaşmaya göre asayişi sağlamak
amacı ile Kilikya'nın işgaline Mersin'den başlanacağını, çıkarmanın istasyon
yakınlarındaki iskeleden yapılacağını, Osmanlı idaresine ve memurlarına
karışılmayacağı, işgalin geçici olduğu, halkın heyecana kapılmaması ve herhangi
bir karşı koyma sorumluluğunun idare amirlerine ait olacağı bildiriliyordu ve
"iskele civarı meydanlığı, İngiliz fabrikaları, istasyon binası ve Amerikan
Kolejinin işgal edileceği, gerekli tedbirlerin alınması" isteniyordu.
Saat 10 sularında Yzb.Mehmet Selahittin Han'ın Müslüman Hint bölüğü Alman
iskelesinden çıkarak İngiliz fabrikasına yerleşmişlerdi. İşgalin ilk günleri
olaysız geçmiştir. İşgalin başında bulunan Bnb.Bak, Mutassarrıf Galip Bey ile
irtibat kurmuş ve yönetime karışmamıştır. İşgalci İngilizler karar¬gahlarını
Amerikan Koleji binasına kurmuşlar ve Üstg.Arthur komutasında istasyonda bir
kontrollük tesis etmişlerdir. Olaysız geçen 16 günden sonra 2.1.1918 günü Yrb.Romieu
komutasında Fransız işgal askerleri ve Ermeni Lejyon alayı Gümrük iskelesinden
çıkarak Taşhan'a yerleşmiş ve işgale katılmışlardır. Fransız işgal kuvvetlerini
Ermeni gönüllüleri; Taşhan, Araplar köyü, Hristiyan köyü ile Zeytinlibahçe'de
çadırlara, Tunuslu ve Cezayirli askerler de askeri kışlaya ve Müftü Medresesi'ne
yerleşmişlerdir.
12.11.1919 tarihinde İngiliz kuvvetlen çekilmiş ve işgalci olarak Fransızlar
kalmıştır. Fransız işgal komutanlığı 19.1.1919 tarihinde yayınladıkları emirname
ile Baş Administratör olarak Alb. Bremon'un Adana'ya ve Guvarnör olarak Bnb.
Anfre'nin Mersin'e atandığını bildirmiştir. Anfre, hükümet konağının salonunu
çalışma yeri olarak kendisine ayırmıştır. Fransız konsolosluk memurlarından
Mardiros Dellalyan'ı tercüman. Deniz Subayı Tilçer'i Gümrük Kontrolörü, Üstg.Salandrı
Belediye sorum¬lusu, Başçavuş Patini'yi Komiserliğe, Yd.Tgm.Yakupyan'ı
Jandarmaya ve Hapet Tulumcuyan'ı Maliyeye atamıştır.
Guvarnör Antre, Mutasarrıf Galip Beyden idare amirleri ile çeşitli cemaat
mümessilleri ile tanıştırılmasını istemiş ve Tahrirat Müdürü Salim, Muhasebeci
Kanbur Cemal, Tapu Müdürü Lazkiyeli Şükrü, Tahsilat Müdürü Mehmet Latif, Nüfus
Müdürü Ziya, Evkaf Müdürü Hulisi, Ceza Mahkemesi Reisi Osman, Bidayet Mahkemesi
Reisi ve Kadı Tahsin, Gümrük Müdürü İhsan, Jandarma Komutanı Bnb.Zühtü, Emniyet
Komiseri Hüsnü Beyle tanıştırılmıştır. Guvarnör Anfrei'nin önerisi üzerine hayır
• cemiyetlerinin kurulmasına başlanmış, ancak "Türk" adına tahammül edemediği
için kurulmak istenilen Türk Hayır Cemiyetinin adı evvela Cemiyetül islamiyetül
Hayriye ve sonradan değiştirilerek İslam Hayır cemiyeti ismini almıştır. Cemiyet
başkanlığına Müftü Abdullah, ikinci başkanlığına Ahmet-Ergelen ve Galip Hasip ve
üyeliklere Ziya - Yalaz, Dr.Hayri - Tolunay - Ömer Lütfü - Kutay, Niyazi -
Develi, Hacı Yusuf Ağazade Tahsin, Hıdıroğlu Ali Beyler seçilmişlerdir.
Cemiyetin bilinen toplantı yeri Yeni Camii odasıydı. Bu arada Jandarma Komutanı
vekili Yzb.Haydar, Bl.Komutanı Galip, Jandarma Katipi Ali Rıza, Ziya, Dr.Hayri
beylerden müteşekkil gizli bir cemiyet daha kurulmuş ve Tarsuslu Palancı Mahmut
Ağa'nın evinde toplanarak işgale karşı koyacak çalışmalarda bulunuyorlardı.
Başka cemiyetlerde kurulmuştu. Cemiyetül islamiyetül Arabiyetül Hayriye,
Cemiyetül İslamiyetül Hayriyetül Şiiye ve lslami cemiyetlerin dışında; Birleşik
Ermeni cemiyeti, Rum cemiyeti, Ortodoks ve Marunilerin Arap Hristiyan
cemiyetleri, Musevi cemiyeti, Kürt yardım cemiyeti."
Mersin'de Kuvayi Milliye Hareketinin Kuruluşu A. Demirtaş bu olayı şöyle anlatır: "Sivas Kongresi'nde (4-12 Eylül 1919),
Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla, yerel örgüt temsilcileriyle
yaptığı görüşmeler sonucunda yerel örgüt¬lerin tümü, Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması ve milli güçlerin birleştirilmesi
kararlaştırılmıştı.
Bu karardan sonra yurdun her yerinde olduğu gibi İçel'de de milli örgütler,
çalışmalarını bu büyük kuruluşun birer şubesi olarak devam ettirmeye başladılar.
Böylece tüm askeri güçler ve halk milisleri (çeteleri) Milli Kuvvetler adıyla
birleştirilerek, düzenli bir ordu disipliniyle görev yapmaya başladı.
Mustafa Kemal, Kolordulara gönderdiği gizli emirde hangi Kolordunun hangi
bölgelere, nasıl yardımda bulunabileceği bildirilmişti. Buna göre işgal
altındaki Doğu Kilikya bölgesine Ankara'daki 20.Kolordu'nun kuzeyden, Konya'da
bulunan 12.Kolordu'nun batıdan yaklaşım yaparak yöredeki Milli Kuvvetleri
hazırlayacaklar ve gereken desteği vereceklerdir.
Bu talimata göre Konya'daki 12. Kolordunun Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey
başkanlığındaki subay grubu Gülnar, Ermenek ve Anamur ilçelerini dolaşarak
halkla temaslar kurdular ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Gülnar, Mut, Mağara,
Silifke ve Kelolukyöre şubelerini açtılar. Milli Kuvvetlerin oluşmasını
sağladılar, hareket planını hazırladılar. Bu çalışma ve hazırlıkların
bitirilmesinden sonra mağara bucağından hareket edilerek, İçel'in doğusuna doğru
ilerlemeye başladılar (20 Şubat 1920). Kaza merkezi Erçel idi.
Mersin ve Tarsus'un kıyı va ova bölgeleri tamamen işgal altında bulunduğundan,
Batı İçel'den sağlanan Milli Kuvvetler, bir düzen içerisinde İçel'in dağlık
kesiminden doğuya doğru ilerleme ortamı bulabiliyorlardı. Mağara, Silifke,
Güzeloluk, Yağda, Sorkun ve Tepeköy güzergahından Efrenk'e (Arslanköy)
ulaşılabildi. 1 Mart 1920'de burası işgalden kurtarıldı.
Mersin - Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri
Arslanköy işgalden kurtarıldıktan sonra Teğmen Nail Bey burada Arslanköy
Müdafaa-i Hukuk Heyeti'ni oluşturdu. Başkanlığa Ali Yıldırım (Çolak Ali)
getirildi. 20 Mart 1920'de Belenkeşlik'de Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
kurulmuştur. Başkanlığına da Hacı İshak Ağa getirilmişti.
25 Mart 1920'de Mersin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali
Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali
Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliye Başkanı Mustafa
Kemal Paşa, Mersin Sancağı'nın da Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilmesi için
5 milletvekilliği için 4 aday gönder¬miş, birisini de Mersin halkının seçmesini
ve sonucunun acilen, 23 Nisan 1920 tarihine kadar ulaştırılmasını istemiştir.
Mersin işgal altında olduğu için, aday seçiminin Elvanlı'da olması, hazır bulu¬nan
40 kusur kişinin oyu ile Ziya (Eraydın) Bey seçilmiştir (3 Nisan 1920).
Daha sonra Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır. Müdafaa-i
Hukuk Üyeleri Gözne'ye gelerek ve Muhtar Maraşlı Ali Efendi'nin de fikri
alınarak, sonradan vali konağı olan bina 10 yataklı bir hastane şekline
getirilmiştir. İçel'deki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nden istenen yardımlar da
gelmeye başlamıştır. İlk kez 1 Haziran 1920'de Silifke'den 1.350 liralık yardım
ulaşmıştır. Bu yardımlarla sağlanabilen silah, cephane, giyecekler dağ
köylerinin belirli merkezlerinde depolanmıştır.
Mersin - Tarsus Cephelerinde Yapılan Savaşlar
Savaş düzeni olarak Mersin - Tarsus bölgesi üç bölüme ayrılmıştır. Alata
deresiyle Deliçay arası Mersin grubunu; Deliçay ile Tarsus Çayı arası Tarsus
grubunu; Tarsus Çayı ile doğusu da Kavaklıhan grubunu teşkil ediyordu. Milli
Müfrezeler (birlikler) bu alanlarda yerleşerek savaş düzenini alacaklardı.
Heyeti Temsiliye'nin talimatı üzerine Tarsus grubundaki müfrezeler şunlardır:Bozkurd
Müfrezesi, Tarsus Gençler Müfrezesi, Selçuk Müfrezesi, Demirbaş Müfrezesi,
Tozkoparan Müfrezesi, Gökbayrak Müfrezesi, Süvari Müfrezesi, Göçüklü Karahacı
Müfrezesi, Polat Ağa Müfrezesi, Incirgedikli Derviş Ağa Müfrezesi,
Kamberlihöyüklü Veysel Çavuş Müfrezesi, Eminlik'den Molla Nasuh Müfrezesi,
Karayaylalı Müfrezesi, Berdan Müfrezesi, Semil Çavuş Müfrezesi, Efeler
Müfrezesi, Karafaki-Arslanyürek Müfrezesi, Urfalı Mehmet Müfrezesi, Kurbanlı
Akış Ağa Müfrezesi.
İşgal kuvvetleriyle Kuvayi Milliye arasında Mersin grubunda Başnalar, İçmeler,
Subendi, Emirler, Kızılyar, Mezitli ve Arpaçsakarlar savaşları yapılmıştır.
Tarsus gurubunda ise Eshabıkehf, Hacıtalip, Bağlar ve Karadırlik Kavaklıhan
grubunda da Karboğazı ve Kavaklıhan savaşları yapılmıştır.
20 Aralık 1921 Ankara Antlaşması İmzalanıyor
Asker ve silah bakımından Milli kuvvetlerimizden kat kat üstün olan Fransızlar,
Mersin, Adana, Urfa, Antep ve Maraş gibi geniş bir cephede tutunarak Ermenilerle
ortak bir devlet hayali içindeydiler. Fakat Milli kuvvetlerimizden
beklemedikleri çetin bir gerilla savaşı karşısında umutsuzluğa kapılarak
verdikleri ağır kaybı daha da büyütmek istemediler. Fransa'daki iç siyasi
çekişmelerde savaşı bırakıp çekilmeyi gerektirdiğinden, önce Ankara'da kurulan
yeni Türkiye devletini tanıdılar.
Fransızlarla başlayan temaslar ve görüşmeler sonucu 20 Aralık 1921 tarihinde
Ankara'da Franklin Bouillon ile Fethi Okyar arasında Ankara Antlaşması adıyla
bilinen bir antlaşma imzalandı. Ankara Antlaşması, özerk bir yönetime sahip
olmasını öngördüğü İskenderun Sancağı dışında, bütün Kilikya'nın, bu arada
Mersin ve İçel'in Türkiye'ye bırakılmasını öngörüyordu."
Mersin ve Tarsus'un Kurtuluşu
Ankara antlaşmasının taraflarca onaylanmasından sonra, Fransızlar işgal altında
tuttukları Kilikya kentlerini kısa süre içinde boşalttılar. Fransızlar'ın
Tarsus'u boşalttıkları gün 27 Aralık 1921'de, Adana'daki Türk alayının bir
taburu ve bir süvari bölüğü Tarsus'a, 3 Ocak 1922'de de Mersin'e girdi, böylece
Mersin ve Tarsus'un kurtuluşu sağlanmış oldu.
Atatürk'ün Mersin Ziyaretleri
Atatürk yurdun birçok yerini olduğu gibi, Mersin'i de birçok defa ziyaret
etmiştir. Mersin'e ilk zi¬yareti Cumhuriyetten önce 5 Kasım 1918'de olmuştur.
Atatürk, bu ziyaretinde Silifke sınırları ve Toros eteklerinde, karakolların
artırılmasını ve dağ köylerine depolardaki yeni silah ve cephanelerden bol mik¬tarda
dağıtılmasını yetkililere tavsiye etmiştir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında İzmir'de toplanan
"Türkiye iktisat Kongresi"nden sonra ilk yurt gezisini Adana ve Mersin'e
yapmıştır. Mersin ve Tarsus'u ziyaret etmek üzere Gazi ve yanındakiler, 17 Mart
1923 Cumartesi sabahı 9.45'de Adana'dan trenle hareket etmiş¬lerdir. Yenice
istasyonunda Mersin ve Tarsus'dan gelen heyetlerin karşıladığı tren, Tarsus'dan
halkın coş¬kun sevgi gösterileri ve alkışları arasında yavaşça geçerken, Gazi,
pencereden Tarsusluları selamlıyordu.
Saat 11.30'da murt dallarıyla süslenmiş Mersin tren istasyonuna halkın coşkun
tezahüratlarıyla girdi. Gazi, eşi Latife Hanımla trenden indikten sonra istasyon
önündeki merasim kıtasını teftiş etti. Ön¬ce hükümet binasına, daha sonra da
Belediye binasına gelen Gazi, başkandan belediye hizmetleriyle il¬gili bilgi
aldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Gençler Yurdu'nu ziyaretinde, gençlere çok
çalışmalarını tav¬siye ederek, Türk Ocağı'na katılmalarını önerdi.
Belediyenin şereflerine verdiği ziyafete katılmak üzere hep birlikte Mersin
Palas Oteline (Günü¬müzde Mersin Oteli), daha sonra Askeri Mıntıka
Kumandanlığına gidildi (Yandığı yerde şimdi Özgür Ço¬cuk Parkı vardır.). Burada
Askeri törenle karşılanan Gazi ve yanındakiler, bir süre dinlendiler. Binanın
bir bölümünde öğretim yapılan Mersin Ticaret Rüştiyesi'ne geçildi. Girdikleri
sınıfta dersi dinleyen ve öğrencilere sorular yönelten Gazi, alkışlar arasında
binadan ayrıldı.
Program gereğince Millet Bahçesi'nde çay içilecek, kent adına Hükümet Tabibi ve
Türk Ocağı Baş kanı Dr.Reşit Galip Bey konuşacaktı. Bahçede murt dalları,
çiçeklerle süslenmiş ve bayraklar asılmış yüksekçe bir yer hazırlanmış; yaldızlı
büyük iki koltuk konulmuştu. Ancak, Gazi bahçeye girdiğinde iki tah¬ta sandalye
çekti, eşiyle birlikte oturdular, çaylar içildi. Reşit Galip Beyin heyecanlı bir
ses tonuyla söy¬lediği, anlamlı, ve samimi hitabını dinlerken ve özellikle
"senin büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmak¬la iktifa ve iftihar etmendir"
sözlerinden çok duygulandı. Sonra kürsü olarak hazırlanan masanın üze¬rine
çıkarak "Mersinliler, memleketiniz, beldeniz Türkiye'nin çok mühim bir
noktasında bulunuyor. Çok mühim ticaret noktasıdır. Memleketiniz bütün Dünya ile
Türkiye'nin irtibat noktasının en mühim yerin¬dedir. Bunu sizler benden iyi
biliyorsunuz.... Aziz Arkadaşlar, bu memleketin hakiki sahibi olunuz" de¬diği
hitabesini söyledi.
Sürekli alkışlar ve övgü sözleri arasında kürsüden indi ve halkın "Yine bekleriz
Paşam" tezahüra-tıyla istasyona uğurlandı. 16.30'da Tarsus'a hareket ederken
pencereden uğurlayanlar, selamlıyordu.
Atatürk 20.1.1925 tarihinde yine Eşi Latife Hanımla birlikte Mersin'e gelmiş ve
günümüzde Ata¬türk evi olarak müzeye dönüştürülen Christmann Köşkü'nde misafir
edilmiştir. Bu ziyaretinde Mersin'de ık, gun kalmıştır. Atatürk Hac, Beyden,
güneyde bir çiftlik almak istediğini ve tavsiye edecekleri bir yer olup
olmadığını sormuştu. Hacı Bey, Silifke'de bir yer olduğunu söylemiş ve Atatürk
29.1.1925 günü satın almak istediği Tekir-Olukbaşı çiftliğine gitmiştir. Bu
çiftlik Abidin Paşa'dan Bodasakiye, kurtuluş¬tan sonrada hazineye geçmişti.
Atatürk çiftliği hazineden satın almıştır. Burası modern bir çiftlik haline
getirilmiş, bağış üzerine yine hazineye devredilmiştir.
Atatürk, 10.5.1926 tarihinde Konya üzerinden trenle Mersin'e gelmiş ve doğruca
limandaki Er- tuğrul yatına binerek Taşucuna gitmiştir.
Atatürk, bundan sonra üç defa daha Mersin'e gelmişse de kentte kalmamıştır.
Atatürk, 19.11.1936 tarihinde yine tren yoluyla Mersin'e gelmiştir. Bu gelişinde
Vali Konağı'nda kalmıştır. Mersin Valisi olan Rüknettin Nasihioğlu'na:"Vali Bey,
konağı çabuk düzenle ve noksanlarını ta¬mamlayın. Her sene Nisan ayını burada
geçirmek istiyorum" demiştir.
Atatürk'ün Mersin'e son gelişi ise 20.5.1938 Cuma günü 13.30'dur. Bu ziyaretinde
de Vali Ko¬nağı'nda kalmıştır. Konağın balkonunda oturduğu sürece halk karşı
kaldırımda, oradan ayrılıncaya ka¬dar, uzun süre sevgi ve ilgi ile büyük
kurtarıcıyı izlemiştir.
Atatürk'ün Tarsus Ziyareti
17 Mart 1923 günü Gazi, Eşi Latife Hanım ile beraber Mersini ziyaret ettikten
sonra akşam üze¬ri Tarsus'a geldiler. Akşam yemeğini yemek üzere Mehmet Rasim
(Dokur) Bey'in evine gidildi. Mehmet Rasim Bey, İstiklal Savaşı'nda, Türkiye
Büyük Millet Meclisi ordusunun tüm bez ihtiyacını kendi fabri¬kasında dokuyup
göndermişti. Gazi, akşam yemeğinde Rasim Bey'e:"Kurtuluş Savaşımızda bize fabri¬kanız
ile büyük destek sağladınız. Ordunun bez ihtiyacının büyük bir kısmını temin
ettiniz. Size borcu¬muz oldukça çoğalmıştır. Size olan borcumuz nedir ve nasıl
öderiz?" diyen minnet dolu sözlerine Rasim Bey'in yanıtı şöyle olmuştur:"Paşam,
Türk Ordusuna fabrikam feda olsun. Hükümetimizin bana hiç bir borcu yok."
17 Mart gecesi Atatürk ve eşi, eski belediye binasının bulunduğu yerde (Bu bina
1958 yılında yı¬kıldı.) kaldılar. Binanın etrafı çepeçevre Tarsuslu insanlarla
dolup taşmıştı. Etrafda meşaleler, ateşler ya¬kılmış, adeta tüm Tarsuslular
nöbet tutmuşlardı. Gazi, arada bir kaldığı binanın balkonuna çıkıp Tarsus¬luları
selamlıyordu Gazi, balkondan:"Vakit geç oldu. Lütfen istirahat edin. Evlerinize
çekilin" diye ses¬lenmesine rağmen, Tarsuslular Gazi'nin kaldığı evin etrafında
sabaha kadar oturdular.
18 Mart 1923 günü, Şelale civarında bulunan Sadık Paşa'nın un fabrikasına giden
Gazi ve eşi, burada sabah kahvaltılarını yaptıktan sonra, Şeyh Sünusi'nin evini
ziyaret ettiler. Gazi, buradan Türk Ocağı'na giderek gençlere seslendi. Hatıra
defterine de şunları yazdi:"Tarsus Türk Derneği altında bir¬leşen ve Türklük
harsını (kültürünü) yükseltmek gibi kıymetli vazife ifa eden Türk Gençliği'ni
takdir ederim. Temenni ederim ki; dernek bu dakikadan itibaren Tarsus'da Türk'ün
sönmez ocağının yandığı¬nı ismi ile de ilan etsin. 18-19 Mart 1923 Gazi" Aynı
gün çiftçilere hitaben de bir konuşma yapan Ga¬zi, Tarsus'un birçok tarihi ve
dini yerlerini de gezdi. Paşayı izleyen Tarsuslular arasında bulunan kadın
mücahit Adile Çavuş:"Bastığın toprağa kurban olayım Paşam" diyerek Gazi'nin
ayaklarına kapanmıştır. Atatürk, Adile Çavuş'u elinden tutarak
kaldırmış:"Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar
üstünde göklere yükselmeye layıksın" diyerek o ünlü sözlerinden birini
söylemiştir.
Daha sonra İttihat ve Terakki Mektebini (Eski Türk Ocağı İlkokulu) ziyaret eden
Gazi Paşa, bu¬rada öğrencilerle jimnastik dersi yapmış, sınıfta ise tarih dersi
vermiştir. Atatürk, 27 Ocak 1925'de Silifke'yi de ziyaret etmiştir.
|